[x]
All Deviations
All Deviations
[x]

Recep İVEDİK manifestosu

Journal Entry: Tue Jul 8, 2008, 11:24 PM
  • Mood: Irritated
  • Listening to: Kanal D Ana Haber Bülteni
  • Reading: My interview
  • Watching: Kanal D
  • Playing: Islık
  • Eating: ...
  • Drinking: ...
Kıro devrimine HAYIR!

Beş milyona yakın seyirci çekmeyi başaran Şahan Gökbakar’ın “artık” unutulmaz tiplemesi Recep İvedik yüzünden Türkiye’de baş gösteren Kıro Devrimi’ni kendim ve biraz okuma yazma bilip kafasını Türkiye’n in aydınlık bölgelerinde tutmaya çalışan kişiler adına “kınıyorum!”

Tipleme olarak bile çok başarılı sayılmamasına rağmen, Türkiye’nin eğitimsiz ve kültürsüz kısmını ele alan, trajikomik ve bir o kadar fenomen haline dönüşmüş bu karakteri; aslında “içimizdeki İrlandalılar” olarak tanımlayabileceğiz bu kitleyi toplum algısında en tepeye çıkarmıştır.

Avrupa Birliği’ne girelim, “Adalet” yerini bulsun, okumayan kızımız kalmasın derken, okumayan, güdüleriyle örf ve adetleri bağlamında yaşadığı kültüre ayak uyduramayan, toplum çoğunluğu adledilen bir kitleyle Recep İvedik’in bağdaşması, karakter ve tavır olarak yine aynı rolün ete kemiğe büründürülü;p ofislerimize kadar girmesi artık bardağı taşırmıştır.

Kendi adıma şunu açıkça belirtebilirim ki, “Höhöyyyt” diye gülen, “Murat, koyiim da tur at” diyerek ilkokulda geride bıraktığımız espriler yapan, “Festival gibisin çadır kurmak istiyorum” repliğiyle ‘haftasonu ne yapalım sorusuna’ cevap veren, ruhlarındaki kıroyu ortaya çıkaran insanlarla birlikte çalışmaktan dolayı utanç duyuyorum. Espri anlayışında entellektüelite arayan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak “mini etek giyme tecavüz ederler” zihniyeti taşıyan, espriyi bile gerçek sanan Türk milletine filmle verilen bu bilinçaltı cesareti sayesinde kıro olarak tabir ettiğimiz insan sayısında artış gözlenmektedir.

Yılbaşlarında Taksim Meydanı’nda gördüğümüz turistleri taciz eden hayvanlar, aslında bu filmden yaptıklarını haklı gösterecek doneleri cımbızlamış ve haklı olduklarını daha yüksek sesle iddia etmeye başlamışlardır.

Filmi ben de izledim, açık söylemem gerekir ki televizyondaki skeçlerin ardından film iyi bile geldi. Çok kaliteli olmamasına rağmen istenilen gülme efektini tüm salonda çınlarken duyabilirsiniz. Öyle ki dublaj rabarbaları yerine Recep İvedik’in gösterildiği herhangi bir salonda alınan ses kaydı, gülme efektlerinde bir on yıl Türkiye’yi idare eder. Amma velâkin takıldığım nokta; zaten kültürsüzlüğüyle bilinen bir kesimin bununla barışık yaşamayı nasıl öğrenebileceğinin ifade edildiği bu filmin, “Kıro”ların başucu filmi olmasıdır.

Bir karakter içinde saf, tavşan gibi bir yürek besleyebilir ama içerisinde yaşadığı toplumun gerekliliklerini de yerine getirmeyi, kendi gelenek ve görenekleriyle harmanlayı;p topluma ayak uydurabilmeyi bilmelidir. Ne yazık ki “kültürsüz” adlettiğimiz bu kitle bu filmin sadece bir film olduğunu anlayamayacaktır.

Şimdi insanlara gidip Nuri Bilge Ceylan izlesinler, memleketlerinin satır aralarını öğrensinler diye bir tavsiyem asla olamaz. Ancak gözlerini kısarak bakmalarındansa dört göz açık etraflarına bakmalarını tavsiye edebilirim. Çünkü Türkiye zaten içinde bulunduğu sosyo ekonomik durum gereği zor günler geçirmektedir ve -ne yazık ki daha karamsar olmak gerekirse- bu sistemin yeniden düzelmesi için gene bir devrim gerekecektir. Bu devrim gelene kadar ise *güzel ve yalnız memleketimin* en doğusundan en batısına kadar gelişme ve kültür hareketleri asla istenilen seviyeye ulaşamayacaktır.

***

İyi Seneler Londra filminde Londra’daki bir butik otelde ünlü bir Türk ses sanatçısı, yakın arkadaşı ve otelde çalışan Türk hizmetlinin bir diyaloğu vardır. “Abla yani burada her şeye rağmen özümüzü koruduk. Kendimizden ödün vermedik” der genç hizmetli. Ses sanatçısı şaşırır. Onun yanında bulunan ve uzun süredir Londra’da yaşayan Türk arkadaşı ise (Zuhal Olcay) usulca “Neden kaybetmedin, keşke kaybetseydin” der. Burada bahsedilen ve kaybedilmesi umulan şey gelenek, görenek, örf ve adetler değil, yeni kültürü benimsemesini engelleyen bağnaz düşünce yapısıdır.

Demek istediğim odur ki tek suçlu Recep İvedik olmasa da, cesaret verici unsur Recep İvedik’tir. Sen, ben filmi izlerken gülebiliriz ama ya onlar? Onlar doğru yolda olduklarını zannetmezler mi?


Sinem VURAL
8 Temmuz 2008

Yazı/ Writing

Journal Entry: Mon Jun 16, 2008, 12:22 AM
  • Mood: Artistic
  • Listening to: Hey!
  • Reading: Bak gözlerime ruhsuzlaştım
  • Watching: Yoruldum beynimi siktirmekten
  • Playing: Hey! ben göremedim sen söyle yar&#30
  • Eating: www.myspace.com/second17
  • Drinking: Tea with four sugar please
Yazmak için doğru zaman doğru mekan diye bir şey söz konusu değildir.

Umutlarını, sevdiklerini, nefret ettiklerini, kaçındıklarını, yakalamaya çalıştıklarını, gözlemlediklerini, görmek istediklerini yazarak yaratabilir insanoğlu. Yoku var edip, var olandan olabildiğince uzağa kaçabilir…

Günlüklerden taşarak yaşama karıştırabilir arzularını. Beklentilerini aynı kağıt gemiyle yüzdürebilir nihai hedefine doğru. Hiçbir zaman sapmadan gideceğini bilerek.

Kendi hayal dünyasına kapılı;p derin sularda batıklarda saklanan balık misali geçmişini kurcalayabilir. Ve ne yazık ki hep “ileriye bakmak” öğretilen toplumumuzda derinlerimizdeki dehlizler hapsedici, iç karartan ve depresif bir hal alır.

Depresiflik ilk başlarda insanı yazmaya iten yegane olgu gibi görünebilir -ki hareketim de bu halet-i ruhiyeden kaynaklanıyordu bir zamanlar. Yine de mutlu olduğumda da sarfettiğim kelimeler de artık yazma isteği uyandırıyor.

Düşündüklerim vücut bulmalı, hislerim dile gelmeli, okuyanı sarı;p sarmalamalı diye düşünürsün ister istemez. Kabına sığamaz, üzerine konanı alamaz, biriktikçe yağmur olup aynı denize düşmek istersin tekrar. Bir zamandan sonra yine aynı sudan kana kana içilmesini beklersin. Kimliğine yaranamazsın susuz, gerekliliklerin farkına varamazsın yataklara düşmeden…

Yine aynı benlik ki kontrolsüz fikirlerini hapsetmek ister beyaz bir sayfaya. Dostluğu kalemde, kağıtta bulmak ister. Sunulan yolların ifadesiz diyagonelliklerinde kaybolup, çıkacağı noktada bir tebessüm, tek damla gözyaşı olmak ister.

Su yolunu bulur derler ya…
Yazı suya yolunu açan tek çıkış gibi geliyor bazen…

Si
1 Mart 2008

Way

Journal Entry: Tue Mar 25, 2008, 1:32 AM
  • Mood: Joy
  • Listening to: Goldfrapp
  • Reading: Lyrics
  • Watching: Video clip
  • Playing: Media player
  • Drinking: Cafe Latte with caramel
Herşey yolundaaaaa

Sabır'dan geriye sayıyoruz; 10...9...8...7...

Kalpsiz

Journal Entry: Wed Mar 5, 2008, 1:23 AM
  • Mood: Love
  • Listening to: Badem ft. Ozlem Tekin - Kalpsiz
  • Reading: Lyrics
  • Watching: Video clip
  • Playing: Media player
  • Drinking: Expresso
İkinci ayrılık zor geldi bana
Sensiz olmadı anladım geç olsa da
Yalnız mısın sen de sensiz gecelerde
Hiç düşündün mü n'aparım diye

Bir adım önüm sensiz gözükmüyor
Kalbimdeki düğüm sensiz çözülmüyor, sensiz çözülmüyor

Yollardasın evsiz, mutlu musun bensiz?
Söyle bana sebepsiz biter mi aşk?
Yollardayım evsiz, bin dertliyim sensiz
Söyle bana sebepsiz affeder mi aşk?

Eski sevgili merak edilmez mi?
Beş senelik aşk unutup silinmez ki
Korktum aramaktan başkası çıkar diye
Hep tanrıya sordum seni iyi misin diye

Bir adım önüm sensiz gözükmüyor
Kalbimdeki düğüm sensiz çözülmüyor, sensiz çözülmüyor

Yollardayım evsiz, bin dertliyim sensiz
Söyle bana sebepsiz hapseder mi aşk?
Yollardasın evsiz, mutlu musun bensiz
Söyle bana sebepsiz biter mi aşk?

Nerdesin yine yolculuk nereye
Telefonda sesin ısıttı ya işte
"Sinirle topladım tüm eşyalarını
N'olur almaya gelme
Bırak izlerin kalsın bende"

Yollardayım evsiz, bin dertliyim sensiz
Söyle bana sebepsiz affeder mi aşk?
Yollardasın evsiz, mutlu musun bensiz
Söyle bana sebepsiz biter mi aşk?

Kalpsiz Kalpsiz Kalpsiz

Sen ağlama dedim hani dönecektin
Bir damla gözyaşım silmeye bile gelmedin

Badem feat Özlem Tekin
Kalpsiz...

Chloe must die

Journal Entry: Thu Feb 28, 2008, 3:21 AM
  • Mood: Grumpy
  • Listening to: birds
Hayatımda bazı şeyleri oturtmuş olmam yetmiyor bazen…
Taşlar yerine oturduğunda da, umutsuzluk kapıyı çalabiliyor…

Düşünüyorsun, içinden çıkamıyorsun…
Çekip gitmek istiyorsun, arkanda birilerini bırakmak istemiyorsun…
Ya onlar da gelecek, ya da sen gitmeyeceksin…

Yabancı memleketler de sana evini özletebiliyor. En asi zamanlarında annenin yanında olmasını istediğin gibi…

Her daim akıl danışacak birini arıyor, buluyor ve kanıyorsun. Akıl danışmak kendi aklından şü;phelendiğinin de bir işareti…

Benim aklım bana yetmiyorsa kim ne yapabilir ki? İdrak sorunum varsa ya da anlamak istemiyorsam hangi ninni(!) cevap olabilir…

Kafam karışıyorsa bunun nedeni ben miyim yoksa dış etkenler mi?
Demografik özelliklerim mi, veritabanımın yetersiz olması mı?

Tekrar journal yazıyor olmam demek, bir şeylerin iyiye gitmediğine işaret. Hayatımı sarsacak yeni belirsizlikler kapıda. Ben bunu hissediyorum ya siz? Bence okuyorsanız benimle beraber tedirgin oluyorsunuz. Belki de geleceğin ne getireceğini kestirememekten, kariyer planınızın ters tepme ihtimalinden, karşınıza çıkacak sağlık sorunlarından, (benim gibi) sakat kalmaktan ya da elinizi kaybetmekten, sevdiğiniz birinin sizden önce ölmesinden, hayatınız boyunca ya çok istenilen ya da hiç istenilmeyen insan olmaktan, orta karar olmak yerine uçlarda dolaşmaktan, sosyallikten ya da asosyallikten, ailevi kayı;plardan, düş kırıklıklarından, güvendiğiniz kişilerin sizi ilk kazıklayan insan olmasından korkuyorsunuzdur…

Ben bu aralar sadece kendimden korkuyorum. Her annenin kızına bir lafı vardır ya “Sana değil dışarıdakilere güvenmiyorum” diye. Aslında her anne kızına/oğluna kendinden korkmasını öğretmeli. Düşünceler aksiyona vurulursa ve şiddet- ki bu şiddet aşkta bile olabilir illa kavga dövüş anlamayın- kapınızı çalarsa hayır diyebileceğinizden emin olmalısınız daha doğrusu anneniz emin olmalı…

Tehlikeli şeyler düşünüyorum. Kesinlikle ölüm değil ama daha tehlikelisi. Arkamda her şeyi bırakı;p kaçmak istiyorum bir süreliğine. Bu sizin manen birileri için ölmeniz anlamına gelir. (Tamamen çekip gitmek benim doğama aykırı çünkü kürkçü dükkanının yolunu 10 km öteden bulabilenlerdenim.) belki başka bir memlekete/ şehre yerleşmek. Havasını suyunu bilmediğim diyarların çeşme başında beklemek, önümün kesilmediği yerlerde olmak, kafalarında 40 tilkinin aynı anda dolanmadığı insanlarla konuşmak belki de dertleşmek, güvenmek ve güvenilir olmak, sırtımdan vurulmak yerine yüzümün ortasına inen Osmanlı tokadını seyretmek, ne bileyim belki de insanların benden korkmadığı bir yerde inzivaya çekilmek.

Çok şey istemiyorum belki de ama yapmak gerçekten çok zor. Planlarımı, sevdiklerimi, değerlerimi ve yaklaşımlarımı bir anda silip atmak en zor olanı. Ne çalıştığım ne de yaşadığım yer önemli değil artık. İçine bir sürü sevgi sığdırabildiğim ve inanabileceğim bir şeyler olmalı.

İnancımı yitiriyorum ama egomu şişirip hindi gibi etrafta dolanıyorum… Bu neye yarar ki?
İsteklerim ve sevdiklerim beklentilerime hiç cevap veremeyecekse…